Jale İris Gökçe İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde okudu. 1991 seneninde Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Resim-İş Bölümünden mezun oldu. Sanatsal çalışmalarını Ankara’da yürüten sanatçı, ağırlıklı olarak resim olmak üzere interdisipliner ve kavramsal projeler üzerinde çalışıyor.

Jale İris Gökçe Ankara Sanat Fuarı öncesi çalışmalarını ve projelerini anlattı.

Çalışmalarınızda Proust ve Brancusi özel bir yerde duruyor…
Büyüleyici bir zekaya, ilahi bir içgüdüye sahipler. Onlar bize entellektüel diyalog için bir çağrıda bulunur, en sonunda kendimizi bulmak istediğimiz o suskun ve kavramsız özlere hitabe ederler. Eserlerinde, daha önceki bir arkadaşla yine karşılaştığımı düşünür, görünen ve görünmeyen zarif bedenleri anımsarım. Ne vakit şuurun, ne zaman şuur dışının alanında olduğumu unuturum. Bu sanatçıların büyüklüğü, içinde yaşadıkları dönemin özünü, gerçekçi bir biçimde ifade etmelerindendir.

“Geçmiş Zamanın Peşinde” ile nasıl bir ilişki kuruyorsunuz eserlerinizde?

Buna yeniden Proust’un ifadesiyle cevap vereyim: “Hatıralarımızı yeniden ele geçirme çabamız tevekkeli, zihnimizin bütün gayretleri boşunadır. Yegane cennet kayıp cennettir.”

Önce edebiyat eğitimi aldınız. Sanırım bu eserlerinize yansıyor…
Şüphesiz tesiri olmuştur fakat imalat sürecinde çok bilinçli yaptığım bir şey değil bu. Edebiyat-tarih, sanatsal altyapımı sağlam temeller üzerine yapmak için seçtiğim bir yoldu. Hala bir hayli disiplinden faydalanarak ilerliyorum. Bilim ve sanatın ayrılmaz birer bütün olduğuna inananlardanım. Bu, sanatın büyüsünü bozmaz, aura kaybına uğratmaz. Aksine, yaratıcılığımız için yeni esin kaynakları ortaya çıkartır. Bu arada bir romantik olarak söylüyorum bunu. Leonardo en iyi örnek.

“Angel-Melek” sanat ve mitoloji açısından çok ehemmiyetli bir imge.
Olan, hep olacak olan. Gerçek dünya. Bitmeyen bir şiir. Cennetteki ‘Gökkuşağı’. Burada olan veya olmayan. Formlu veya formsuz. Melekler bize bir şarkı söylediğinde duyduğumuz, kefaretini ödemiş olanlarımızın ise görebildiği. Kanatlı veya aramızda yaşayan kanatsız varlıklar, iyiler-kötüler, melekler-iblisler. İkili karşıtlıklar. Kaybettiğimiz fakat bir gün kesinlikle bulmamız şart olan kendiliğimizin saklandığı yeri müjdeleyenler.. İlk çağrışımlar bunlar. Zannediyorum bundan dolayı da doktora tezimin alt başlığı “Gökkuşağı Meleğinin Anatomisi” oldu. Sanat, teoloji, mitoloji ve bir hayli alana esin kaynağı olan, hemen hemen son senelerde merkeze aldığım tinsel varlıklar onlar. Hem de, size mübalağalı ve ironik gelecek fakat, küçüklük oyunlarımdaki ve sonradan ‘Gökkuşağını’ ilave ederek benimsediğim adım da “Angel Rainbow”du. Son olarak ta, birkaç ay önce Yunanistan’da açtığım sergimin isimiydi “Angel Rainbow”. Bundan sonra da kullanacağım şüphesiz.

Çalışmalarınız art-brüt (atıklar) ve tipografi ile ilişki kurmayı önem veriyor.
Atıklar, mütevazi malzemeler, süsleyici olmayan ve gözleri okşamayan. Malzemeler arasındaki hiyerarşiye direnen alt sınıf. Bozulanı, çürüyeni, yok olanı tekrar yaşatma. Belki de reanimasyon. Son senelerde kafama taktığım ekolojik tahribat ve sürdürülemezlik belki de. Absürdün, groteskin, akıl dışının alanı. Dışlanmışın, görmezden gelinenin alanı. Ananesel olmayan malzemelerle tecrübi bir alan yaratma. Birçok şey söylenebilir bu malzemeler ile ilgili. Sonraki mertebede yüzeyde veya üç boyutta, tipografik personellerle grafik bir form olarak devreye giren yazıyı ise bir yandan kullanılan sözcükleri desteklemek, diğer yandan bir gösterge olarak sözel muhtevası iletmek emeliyle, deneysel bir şekilde kullanıyorum. Yazı artık kendi ayakları üzerinde durabilen bağımsız bir nesnedir. Görülen tipografik tesir sezgisel bir şekilde ortaya çıkar ve okuma-yazmayı bana öğreten teksas-tommiksleri anımsadır daimi

Kolajlarınızda gazeteler ve mizah mecmualarının sayfalarını kullanıyorsunuz… Hep gösteriye dönmüş bir dünyaya dönük bir mesafe mi?
Aynen öyle. Çarpıtılmış gerçekliğe ve ‘Şuur’e. Dünyaya olan inancımı ertelediğim, bir tür mizah içeren ironik-absürd- grotesk bir yaklaşım bu. Ve bu dünya ara ara öylesine yabancılaşmış bir hale gelir ki benim için, istikametimi bulmakta güçlük çekerim sahiden. Bir oyun bu, biçimlendirilmesi manasız olanla oynadığım bir oyun bu arada. Dayanılmaz bir baskı hissederim üzerimde, kaçacak hiçbir çıkış yolu yoktur. Bu noktada kolaj gibi çalışmalarımda gazete ve mizah mecmualarının korunaklı alanlarına sığınırım. Onlar hayatı daha tolere edilebilir hale getirir ve dayanıklılık armağanı sunarlar. Bu kolajlar birer açık eser olarak ta okunabilir. Ayrı olarak, yer altından gelen seslere kulak verilmesi gerektiğine de inanırım hep.

Şu an veya gelecekteki çalışmalarınız ile ilgili da bilgi alabilir miyiz?
Şu anda sır gibi gizlediğim, herkesin bildiği bir sır olan bir proje üzerinde kafa yoruyorum. Hiçbir yerde yazıp çizip paylaşmadığım, paylaşamadığım bir sır. Zamanı gelince izah edeceğim. Kim bilir belki de kefaretini ödemiş ehil birileri ile de paylaşabilirim daha sonra. Kendi içime doğru çok zor bir yolculuk yaptım ve yapmaktayım. Kılavuzsuz bir şekilde bu meşakkatli yolda tökezlememek bir mucize. ‘Ölümsüzlük otu’nu veya ‘Felsefe taşı’nı bulabilecek miyim bilmiyorum. Yalnızca yoldayım ve yürümeye devam edeceğim. Bunu söylerken yanlış anlaşılmasın, narsisist bir bakış açısı değil bu, aksine örtük narsisizmimi törpülemek için bilinçli olarak izlediğim bir yol. Yoksa, dünyanın ve içinde bulunduğum coğrafyanın tarihsel, toplumsal, siyasal vaziyetinin tabii ki farkındayım. Üstelik, ahir vakitlerde yaşıyor olduğumuz ile ilgili da hiç bir kuşku taşımıyorum. İnsanoğlu, kendi elleriyle yapıp ettiklerinden mesul. Sürdürülemez bir ekolojik tahribat yaratmaktayız ve ‘ekolojik intihar’ yaşamamız kaçınılmaz görünüyor. Bunu ben değil, NASA’nın raporları söylüyor. Başka bir deyişle, ‘mavi seyyare’ in akibeti besleyip büyüttüğü insanoğlunun eliyle mi, bir gök taşıyla mı veya kendi yapısından meydana gelen bir tabiat olayından mı son bulacak bilinmez.

Kaynak: Sözcü

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here